Mustafa Aydoğan ile; Şairin Hayata Duruşu Üzerine…


Konuşturan: Ömer Korkmaz

Hocam karmaşık süreçlerden geçiyoruz dünya ve ülke olarak tüm bu haller şairde nasıl aksediyor diyerek başlayalım. Sonra kitaplar, dergiler, şiirler üzerinden biraz sohbet edelim.

Ben, her zaman, karmaşanın dışarıda değil, insanın iç dünyasında yaşandığına inanırım. İçimiz dışımıza yansıyor yani. Herkes yapması gerekeni yapıyor, Müslümanlar ise hâlâ suçu başkasına atmakla meşgul. Çok çalışacağız, risk alacağız, kafa patlatacağız, karmaşa da diğer taraftan sürecek. Dünya iyi bir yer olsaydı, ölümün bizi almasına gerek kalmazdı. Ben, şahsen, tarihi süreç içerisinde bugüne değin daha mutlu zamanlar yaşandığını sanmıyorum. Hep karmaşa, hep kargaşa, hep savaş, hep ölüm vardı. Belki şunu söyleyebiliriz, Müslümanların kalplerinin daha kavi, zihinlerinin daha açık, çabalarının daha hakikatli olduğu zamanlar olmuştur. Böyle zamanlarda da birçok kötülük vardı ama “keder” Müslümanlardan ve mazlumdan biraz daha uzaktı.

Bu nedenle, kadim şairler ve zamanımızın büyük şairlerinin çoğu savaştan, ölümden, şikâyet etmekten daha çok insanın iç âlemine seslenmişler ve seslenmeye devam etmektedirler. Çünkü her şeyin nedeni insanın iç dünyasında oluşur ve sonuç yine o iç dünyada vuku bulur. İnsana “eşref-i mahlûk” olduğu noktayı hatırlatmak ve bu noktaya ikna etmek, ona gerekli olanın çoğunu verecektir. Yani mesele “acının çokluğu” değil, “aşksızlıktır”. Bir taş al ve at, o gider zalimi ve kâfi ri bulur. Şiir, bence, taşı almaya ve onu atmaya ilişkin duyguyu verir/vermelidir. Bir taşın bir tanktan daha güçlü olduğu düşüncesi hakikate daha uygundur. Yeter ki o taşı tutacak ele, atacak aşka, heyecana ve dirayete sahip olalım.

Hocam, biyografi hazırlama fikri nasıl oluştu?

Biyografi demeyelim de “portre” diyelim. Benim yazdığım kitaplar “portre” tanımına daha uygun düşüyor sanki. Yani, bir “fotoğrafa” bakarak yazıyorum yazdıklarımı. Belge kalabalığına ve dipnot ayrıntısına düşmeden. Portresini yazdığım kişinin bendeki çağrışımlarını ön plana çıkarıyorum.

2001 yılında, bir proje çerçevesinde, Cahit Zarifoğlu’nu yazmam istenmişti. Yazdım ama yayınevine vermekten vazgeçtim, çünkü yazdıklarım beni tatmin etmemişti. O dosya hâlâ öyle bekliyor.

Devamı 34. sayımızda…

Önceki Hüseyin Akın ile; Şiirin Derinlerine ve Hayata Dair...
Sonraki Mahalle Mektebi 34 (Mart-Nisan 2017)